Mustafa Kemal Atatürk
Karanlığın en yoğun olduğu günde bir umut ışığı yakan, bize bir vatan ve bir gelecek bırakan, her 19 Mayıs'ta hâlâ heyecanla andığımız büyük insan.
Onu anlatmaya nereden başlasak, aslında hepimiz biliriz: o, bize bir devlet kurmakla kalmadı, bize kendimize inanmayı öğretti. En umutsuz günlerde bile "olur böyle şeyler, bir yolunu buluruz" diyebilen bir milletin evladıydı — ve o güveni bize de aşıladı.
Bu sayfayı, bir devlet adamının kuru biyografisini yazmak için değil, çocukluğumuzdan beri bize aile büyüğümüz gibi anlatılan, resmi her sınıfta karşımızda duran, sözleri hâlâ tüylerimizi diken diken eden o insanı, hak ettiği sıcaklıkla anlatmak için hazırladık.
Selanik'te Küçük Bir Çocuk
Her büyük hikaye gibi onunki de küçük başladı. 19 Mayıs 1881'de Selanik'te, gümrük memuru Ali Rıza Efendi ile annesi Zübeyde Hanım'ın kollarında dünyaya gelen bu çocuğa "Mustafa" adı verildi. Daha küçük yaşta babasını kaybetti; ama annesi Zübeyde Hanım'ın o güçlü, vazgeçmeyen elleri onu hiç bırakmadı. Belki de o azmi ilk ondan öğrendi.
Okulda matematik öğretmeni, ondaki zekayı ve olgunluğu fark edip kendisine "Kemal" adını yakıştırdı. O günden sonra artık o, Mustafa Kemal'di. Küçük bir Selanik sokağında yürüyen bu çocuğun, bir gün koca bir milletin umudu olacağını o zaman kim bilebilirdi ki?
Bir Askerin Yetişme Yılları
Harp Okulu'nda, Harp Akademisi'nde geçirdiği yıllar, onu sadece iyi bir asker yapmadı; ülkesinin içinde bulunduğu durumu derinden hisseden, bunun için üzülen, bunun için düşünen bir insan yaptı. 1905'te kurmay yüzbaşı olduğunda, henüz genç bir adamdı ama yüreğinde taşıdığı vatan sevgisi çoktan büyümüştü.
Trablusgarp'ta, Balkanlar'da savaştı, kayıplar gördü, acı çekti. Belki de o yıllarda, bir gün önderlik edeceği büyük mücadelenin ilk tohumları, farkında olmadan yüreğine ekildi.
Çanakkale'de Bir Milletin Onuru
Dünyanın en güçlü donanmalarının bile geçemediği bir boğaz, bir avuç Mehmetçiğin ve onlara önderlik eden Mustafa Kemal'in kararlılığıyla tarihe geçti. "Size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum" diyebilen bir komutanın askerleri, o gün sadece bir savaşı kazanmadı; bize, hiçbir şeyin imkânsız olmadığını gösterdi.
Conkbayırı'nda, Anafartalar'da toprağa düşen her can, bugün bizim hâlâ saygıyla andığımız bir emanet. Çanakkale geçilmedi — ve o gün orada, bir milletin kendine olan inancı yeniden doğdu.
Samsun'a Ayak Bastığı Gün
Bir gemiyle Samsun'a çıktığında, arkasında bırakmakta olduğu her şeyin ne kadar değerli olduğunu biliyordu; ama önündeki yolun da o kadar önemli olduğunu biliyordu. İşgal altındaki bir vatanda, elinde silah değil, bir inanç taşıyordu: "Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır."
Bugün her 19 Mayıs'ta stadyumları, meydanları dolduran gençlerin coşkusunun kökeni işte bu gün. Amasya'da, Erzurum'da, Sivas'ta, dağınık bir milletin sesi tek bir yürekte birleşmeye başladı.
Bir Milletin Var Olma Mücadelesi
23 Nisan 1920'de Ankara'da açılan meclis, aslında bir milletin "biz varız, biz karar veririz" demesiydi. O günden sonra, cephede de mecliste de aynı azimle çalıştı; ne yorgunluk ne de umutsuzluk ona yol gösteremedi.
Sakarya'da bir milletin kaderi, bir çizgi savunma hattında asılı kaldı; ve o çizgiyi hiç kimse geçemedi. 26 Ağustos 1922'de başlayan Büyük Taarruz'da, "Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz'dir, ileri!" komutuyla başlayan yürüyüş, 9 Eylül'de İzmir'de son buldu. O gün, üç yıldır süren büyük özlem, gözyaşlarıyla karışık bir sevince dönüştü.
"Yurtta sulh, cihanda sulh."
Mustafa Kemal AtatürkBugünkü Türkiye'mizin Doğduğu Gün
Yıllarca süren mücadelenin, dökülen kanın, çekilen açlığın karşılığı, 29 Ekim 1923'te bir cümlede toplandı: Cumhuriyet ilan edildi. O gün, artık kimseye hesap vermeyen, kendi kaderini kendi eliyle çizen bir millet doğdu — ve bugün hâlâ o topraklarda, o Cumhuriyet'in evlatları olarak yaşıyoruz.
Her 29 Ekim'de göklere çekilen bayraklar, meydanları dolduran insanlar, aslında o gün başlayan bir hikayenin devamını yazıyor. Mustafa Kemal, ilk Cumhurbaşkanımız oldu; ama daha önemlisi, bize bir "biz olma" hissi bıraktı.
Bize Bir Gelecek Kurdu
Savaş bitince, iş bitmiyordu — asıl büyük iş şimdi başlıyordu. Okuma yazma bilmeyen bir milleti okutmak, kadınları seçme ve seçilme hakkına kavuşturmak, harfleri değiştirmek, hukuku yenilemek... Hepsi, "bu millet hak ediyor" diyen bir inancın eseriydi.
"Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur" derken aslında bize aynaya bakmayı öğretiyordu: gücümüz hep içimizdeydi, o sadece bunu görmemizi sağladı.
O Sabah, Saat 09:05
Yıllarca kendini bu millete adayan bir insanın bedeni, sonunda yorgunluğa yenik düştü. 10 Kasım 1938 sabahı, Dolmabahçe Sarayı'nda, saat tam 09:05'te aramızdan ayrıldı. O gün, koca bir ülke aynı anda ağladı; sokaklar, meydanlar, evler — her yer sessizliğe büründü.
Bugün, aradan geçen onca yıla rağmen, her 10 Kasım saat 09:05'te sirenler çalar, araçlar durur, insanlar olduğu yerde durup saygıyla eğilir. Çünkü biliyoruz ki, o günün hüznü hiç eskimedi — sadece sevgiye dönüştü.
Aslında Hiç Gitmedi
Onu tanımamış olan hiçbirimiz yok. Sınıflarımızda duvarda, kalplerimizde bir köşede, her bayramda gururla söylediğimiz marşlarda, o hep bizimle. "Ne mutlu Türküm diyene" derken, aslında bize kendimizi sevmeyi, kendimize güvenmeyi hatırlatıyor.
Belki de en büyük mirası şu: bize bir vatan bıraktı, ama daha önemlisi, o vatanı hak ettiğimize dair bir inanç bıraktı. Ve biz, onu unutmadık; unutmayacağız da.
Not: Bu sayfayı, Mustafa Kemal Atatürk'ün hayatını genel kabul görmüş tarihi bilgiler ışığında, ona duyduğumuz sevgi ve saygıyla hazırladık. Gazeteler.info.tr olarak, bu satırları yazarken hissettiğimiz gururu okuyucularımızla paylaşmaktan mutluluk duyuyoruz.